Küresel makro görünüm, enerji fiyatlarındaki sert yükselişin tetiklediği enflasyon baskısı ile büyümede gözlenen ivme kaybının aynı anda yaşandığı bir dengeye işaret etmektedir. Orta Doğu kaynaklı jeopolitik risklerin petrol ve doğal gaz fiyatlarını yukarı çekmesi, manşet enflasyonu yeniden yukarı yönlü baskılarken, merkez bankalarının dezenflasyon sürecine ilişkin beklentileri de zayıflatmaktadır. Bu çerçevede küresel ekonomi giderek daha belirgin bir şekilde “yüksek enflasyon + düşük büyüme” kombinasyonuna, yani stagflasyonist bir ortama yaklaşmaktadır.
ABD tarafında Federal Reserve politika faizini sabit tutma eğilimindedir. Enflasyonun %3 civarında kalıcı seyretmesi ve enerji fiyatlarının kısa vadede yukarı yönlü risk oluşturması, Fed’in erken gevşeme alanını sınırlamaktadır. Diğer yandan iş gücü piyasasında momentum kaybı belirginleşmekte, istihdam artışı yavaşlamakta ve ekonomik aktivite daha kırılgan hale gelmektedir. Tüketim harcamaları halen dirençli görünse de bu direnç büyük ölçüde geçici faktörlerden (tasarruflar, vergi iadeleri vb.) kaynaklanmakta; artan enerji maliyetleri ve zayıflayan reel gelirler tüketimin önümüzdeki dönemde daha belirgin şekilde yavaşlayabileceğine işaret etmektedir. Bu denge içerisinde baz senaryo yılın ilerleyen döneminde sınırlı faiz indirimlerini (özellikle son çeyrekte) içermektedir.
Gelişmiş ülke merkez bankaları cephesinde daha karmaşık ve ayrışan bir tablo söz konusudur. European Central Bank, zayıflayan büyümeye rağmen yeniden yükselen enflasyon riskleri nedeniyle daha şahin bir duruşa geçmektedir. Euro Bölgesi’nde ekonomik aktivite neredeyse durma noktasına gelirken, enerji maliyetleri ve ikinci tur etkiler (ücretler, hizmet fiyatları) enflasyonun kalıcılığına dair riskleri artırmaktadır. Bu nedenle ECB’nin faiz indirimlerinden uzaklaşıp yeniden faiz artışlarını gündeme alabileceği bir sürece girildiği görülmektedir. Bank of England tarafında ise politika faizi zaten kısıtlayıcı bölgede bulunmakta olup büyüme zayıf seyrettiği için ek sıkılaşma eşiği yüksek kalmaktadır; ancak enflasyonun kalıcı hale gelmesi durumunda yukarı yönlü riskler korunmaktadır. Bank of Canada daha dengeli bir görünüm sergilemekte, kısa vadede faizleri sabit tutarken yılın ilerleyen döneminde yeniden faiz artışı ihtimalini masada tutmaktadır. Bank of Japan ise diğerlerinden ayrışarak ücret artışları ve çekirdek enflasyon dinamikleri nedeniyle kademeli sıkılaşma sürecine devam etme eğilimindedir.
Gelişen ülkeler tarafında ise politika alanı daha sınırlı ve kırılganlık daha belirgindir. Banco Central do Brasil faiz indirim sürecini sürdürmekle birlikte, artan enflasyon beklentileri ve enerji fiyatlarının yarattığı maliyet baskısı nedeniyle bu sürecin daha yavaş ve kesintili ilerlemesi beklenmektedir. Enflasyonun yeniden yükselişe geçmesi ve beklentilerin bozulması, para politikasında temkinli duruşun korunmasını zorunlu kılmaktadır. Mali tarafta ise seçim döngüsü ve kamu harcamaları ek risk unsurları yaratmaktadır. Meksika ekonomisinde ise büyüme belirgin şekilde ivme kaybetmekte, tüketim ve yatırım tarafındaki zayıflama ön plana çıkmaktadır; bu durum para politikasında sınırlı da olsa gevşeme alanı yaratmaktadır.
Genel çerçevede bakıldığında küresel ekonomide üç temel dinamik öne çıkmaktadır: Birincisi, enerji fiyatları üzerinden gelen arz yönlü şokların enflasyonu yeniden yukarı çekmesi. İkincisi, sıkı finansal koşullar ve jeopolitik belirsizlikler nedeniyle büyüme görünümünün zayıflaması. Üçüncüsü ise merkez bankalarının bu ikili baskı arasında daha esnek, veri odaklı ve opsiyonelliği yüksek bir politika yaklaşımı benimsemesidir. Bu yapı, kısa vadede faiz indirim döngülerinin ötelenmesine ve hatta bazı bölgelerde yeniden sıkılaşma ihtimalinin gündeme gelmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla 2026 yılına ilişkin temel risk senaryosu, enflasyonun beklenenden daha kalıcı olduğu ve büyümenin eş zamanlı olarak zayıf kaldığı bir küresel makro ortamın devam etmesidir.